20/3/2009 ·

Ölümsüzlüğün Asil Kızı Rachel

Size bir kızdan bahsedeceğim adı Mary, Caterpillar Firmasında sekreter, bir evi var, arabası var, boyfriend’i var, haftasonları Alaska’ya balık yemeğe gidiyor, akşamları televizyon karşısında çekirdek çıtlatarak önce Larry King Show’u izliyor arkasında da zapping yaparken gözüne Gazzeli çocuklar ilişiyor, “ay içim kalktı ” diyor hemen değiştiriyor kanalı çekirdek çıtlatmaya devam ediyor bir ara Facebook hesabına bakıyor gelen mesajları okuyor profilini “canım çok sıkkın, bir soğuk bira benim arkadaşım” diye değiştiriyor. Sonra en sevdiği NBA Takımı Chicago Bulls’un maçını izleyip yarın işe gitmek üzere yatıyor, diğer gün bir kaza da ölüyor, herkesin ölümü gibi sıradan bir ölüm işte,

Başka bir kız Adı Rachel, Olimpia’da oturuyor 2,5 yaşında annesine “anne cesarette büyür mü? diye soruyor. 8 yaşında okulunda yapılan bir etkinlikte yazdığı bir makale’de “ 2000 yılında dünyada ki tüm çocukların mutlu olacağı, savaşların son bulacağı bir dünya düşlüyorum” diye yazıyor, Fakat büyüdüğünde öğle olmuyor, Hindistan, Kamboçya, Afrika, Sudan, Andora, Filipinler dünyanın birçok yerinde çocuklar ölmeye devam ediyor. Rachel bir Amerikalı olarak dünyanın neresinde olursa olsun bu zulümlerden ülkesinin parmağı olduğunu biliyor ve kendisini sorumlu hissediyor, ailesine gitmek istediğini belirtiyor onlar önce göndermek istemiyorlar, ısrar edince “bari Hindistan’a git orada tanıdıklarımız var” diyorlar, Rachel buna da razı olmuyor ve birkaç arkadaşı ile beraber en zor yere; yani Filistin’e gidiyor. Önce Refah’ta haince yıkılan birçok su kuyusundan sonra kalan tek su kuyusunu yıkmasınlar diye başında bekliyor sonra da eylemler düzenliyor, Amerika’daki dostlarına ulusal gazetelere sürekli Filistin’deki durumu anlatan mektuplar yazıyor, savaşa rağmen çocuklarla oyunlar oynuyor, onlara İngilizce öğretiyor, onlardan Arapça öğreniyor, tamda makalesinde yazdığı gibi bir dünya için çalışıyor, Tarihler 16 Mart 2003 ‘ü gösterdiğinde yaralı çocukları düşünerek en çok İsrail askerli tarafından yıkılmak istenen bir doktorun evinin önünde etten duvar örüyor, Bir zamanlar Amerika’da babasının da kullandığı fakat burada özel yapım bir Caterpillar buldozer üstüne üstüne geliyor, o öylece bekliyor, dozer geliyor, o bekliyor, Belki de merak ediyor bir Amerikalı da Filistinli gibi kolayca öldürülebilir mi? Ve dozer korkutmak için değil öldürmek için geliyor bir ileri bir geri iki defa üstünden geçiyor, altın saçlı dünya güzeli Rachel, bembeyaz beton oluyor, arkadaşları hastaneye götürüyorlar fakat Rachel ölümsüz bir avaz olarak çığlık çığlık göğe yükseliyor,

Onca medya baskısına rağmen, onca sansüre rağmen Rachel efsanesi dilden dile, ilden ile, gönülden gönüle yayılmaya devam ediyor. Artık dünyanın neresinde olursa olsun Filistin bayrakları yanında Rachel’in resimleri de en yükseğe kaldırılıyor, o hep hak ettiği yere. Dünyanın bütün direnişçi çocukları, dünyanın bütün devrimci çocukları 'Rachel gibi olmak' dersine çalışıyorlar. Rachel, mensubu bulunduğu ülkenin iyice dibe çektiği insanlık bayrağını tek başına yeniden göndere çekmiştir. Rachel ailesine yazdığı mektuplarda kendisi yirmi bir yaşındayken bile farkında olmadığı dünyadaki küresel oyunlar hakkında oradaki sekiz yaşındaki çocukların dahi, daha çok şey bildiğini itiraf ediyor.

Ya şimdi hala ölümsüzlüğün asil kızı Rachel gerçeği orada dururken, Muhammed Durre okul yolunda öldürülmüşken, henüz on günlük Vaad cennete gönderilmişken ve daha binlerce isimsiz kahraman çocuklar ellerinde de sapan taşı ile savaşırken; hala pembe dizi izleyen, kızlar, ellerinde joystick savaş oyunları oynayan delikanlılar, hala pop star şarkıları ezberleyen gençler, hala tuttuğu takım yenilince sokağa çıkmaktan utanan zavallı genç nesil.

Rachel buldozer üstüne gelirken kendisine 'kaç kaç ' diyenlere hiç aldırmadı çünkü bir misyonu vardı. Rachel Filistin üstüne bilmesi gereken her şeyi biliyordu. Ailesine yazdığı mektuplarda savaşa ve her şeye rağmen, Filistinli çocukların, Filistinli ailelerin güleryüzüne, morallerine, insanlığına hayran kalmıştı. Filistin ile yapılan bütün antlaşmalar alınan kararlar bütün istatistikler, tarihsel veriler, Rachel bunların hepsini biliyordu ve medyanın bilgilenmesi içinde Amerika’da ki arkadaşları ile birlikte gösteriler organize ediyorlar, pankartlar asıyorlar, e posta zincirleri kuruyorlar, yürüyüşler düzenliyorlar kısacası gencecik ruhu ile ve tertemiz aklı ile bir kuş gibi çırpınıyordu. Yazdığı mektuplarda, “buraya gelinmeden istediğin kadar bilgilenmeye çalış bu manzarayı görmeden, vahim durum hakkında bilgi sahibi olamazsın” diyordu. Evet, bu da gösteriyor ki durum bizim bildiğimizden bize anlatılandan çok daha vahimdi. Rachel ailesine “keşke buraya sizde gelebilseniz” diyordu aslında ailesine değil kendisini bu vahşete ortak olmak istemeyen herkesi yanına çağırıyordu. Rachel hala Filistin de bizi bekliyor farkında mısınız?

Rachel'in ailesi ile yaptığımız bir söyleşide, Rachel'in mezarının nerede olduğunu sorduğumuzda Siyonistlerden korktukları için bize onun yerini söylemek istemediler. Rachel’in ölümü ile ilgili Amerika da soruşturma açılmasına bile Yahudi lobileri izin vermedi. Dünyanın herhangi bir yerinde bir amerikan vatandaşı öldüğü zaman dünyayı ayağa kaldıran batı Rachel için neden sessiz kalmıştı. Bir diğer barış gönüllüsü Tom Hurndall Rachel’den bir ay sonra bu kez bir çocuğu İsrail mermilerinden korurken başından vuruldu ve bir süre bitkisel hayatta kalarak öldü ne vatandaşı olduğu İngilizler ne de hiç bir batı ülkesi sesini çıkartmadı. Demek ki Amerikalı yahut ya da İngiliz ya da Filistinli olmak pasaport ile ve kimlik ile değil, yürek ve insanlık ile oluyormuş demek ki dünyada iki tane mensubiyet varmış, biri Filistinli olmak yani insanlık vatandaşı, diğeri hangi cehennemin dibiyse işte.

Bugün CNN, Medya patronu Murdoch ve bütün tasmalı Arap krallıklarına rağmen Rachel ve onurlu davası bir kartopu gibi dünya vicdanlarını rahatsız etmeye devam ediyor. Dünyanın en önemli sanatçılarından Bob Dylan kendisi için bir şarkı yapıyor. Adına kurulmuş bir fon dünya çapında önemli işler başarıyor. Dünyanın en önemli düşünürlerinden Edward Said Rachel için özel bir yazı yazıyor. Dünyadaki bütün Rachel’in boydaşı ve yaşıtı kızlar gençler Rachel’in yolunu sürdürmeye devam ediyorlar ve dünyada ilk kez Müslümanlar Hıristiyan birisini bu kadar çok seviyorlar işte biz buna onurlu olmak, erdemli olmak, insan olmak, duruşunu bozmamak diyoruz.

O sihirli kelime ölümsüzlük!, Hep öykündüğümüz adının dünya durdukça anılması olayı; hatta Kur’an bile ‘şehitleri ölüler zannetmeyiniz bilakis onlar diridirler’ demek suretiyle bize ölümsüzlüğün erdemli insanların işi olduğunu söylemiyor mu? Hepimiz cenneti ölümsüz olduğu için seviyoruz ve dünyada cennetini kurmuş bir Rachel bizi yanına çağırıyor. Ölümsüzlüğün asil kızı ölümüyle bize kavgadan kaçmamayı öğretiyor. Her şeye rağmen perdenin arkasındaki gerçeği görmeyi öğütlüyor. Şair'in dediği gibi ''Filistin Müslümanların önünde turnusol kâğıdı gibi durmaya devam ediyor”. Rachel yirmi üç yaşında bütün güzelliği bütün saflığıyla ve bütün insanlığıyla öylece yaşıyor fakat biz, Ey dünyanın büyüsüne kapılmış zavallılar! Her geçen gün daha işe yaramaz, daha kötü, daha pörsümüş, daha çirkin, daha vicdansız ve acınacak hale gelmeye devam ediyoruz ve şimdi Rachel bize o hep hayalini kurduğu okyanusa bakan pembe panjurlu evden sesleniyor 'Siz Filistin’e değil; Filistin size acısın'

Keyfe dünya, Keyfe dünya!
Said ERCAN/ Sabah Ülkesi Sayı: 20

Yorum (yok) Yorum yaz!

18/3/2008 · Kategori: izleri

Ünlü Düşünür Edward Said Rachel'i Yazdı

 
 
 
Rachel Corrie'nin Anlamı
Filistinli ünlü düşünür Edward Said'in, İsrail buldozeri tarafından öldürülen Rachel Corrie'nin ardından kaleme aldığı yazısı.
Salı, 18 Mart 2008 10:18
 
 
 

Saygınlık ve Dayanışma Örneği

Mayıs başlarında, konferans vermek üzere birkaç günlüğüne Seattle'daydım. Bir gece, Rachel Corrie'nin annesi, babası ve kız kardeşiyle birlikte bir akşam yemeği yedim. Kızlarının 16 Mart'ta Gazze'de bir İsrail buldozeri tarafından öldürülmesinin şokunu hâlâ atlatamamışlardı. Bay Corrie bana kendisinin de daha önce buldozer kullanmış olduğundan bahsetti; ancak kızını Rafah'ta bir Filistinlinin evini yıkımdan cesurca korumaya çalıştığı için kasten öldüren buldozer, onun daha önce gördüklerinden veya kullandıklarından çok daha büyük bir makineydi; Caterpillar tarafından özellikle ev yıkımları için tasarlanmış, 60 ton ağırlığında bir Behemot . Corrie ailesine yaptığım kısa ziyarette beni derinden etkileyen iki şey oldu. Birisi, kızlarının cesediyle Birleşik Devletler'e dönüşleri hakkında anlattıklarıydı. ABD senatörleri Patty Murray ve Mary Cantwell'i (ikisi de Demokrat) hemen arayıp hikâyelerini anlatmış; ve beklendiği gibi şok, öfke ve kızgınlık dolu ifadeler duymuş, ve soruşturma sözü almışlardı. İki kadın da Washington'a döndükten sonra, Corrie'ler bir daha onlardan hiç haber almamış, ve söz verdikleri soruşturma elbette gerçekleşmemişti. Yine tahmin edileceği gibi, İsrail lobisi senatörlere gerçekleri açıklamış, ve iki kadın kolaylıkla kendilerine bir mazeret bulmuşlardı. Bir Amerikan vatandaşı ABD'nin bir müttefik devletinin askerleri tarafından kasten öldürülmüş; ancak en basitinden ne resmi bir kınama yapılmış, ne de görgü kuralları gereği bile olsa ailesine söz verilmiş olan soruşturma gerçekleşmişti.

Ama benim için Rachel Corrie olayının ikinci ve çok daha önemli olan yönü, genç kadının eyleminin kendisiydi; hem kahramanca hem de soylu. Seattle'ın 60 mil güneyindeki küçük bir şehirde, Olympia'da doğup büyümüş, Uluslararası Dayanışma Hareketi'ne katılmış, ve daha önce hiçbir bağlantısının olmadığı, acı çeken insanların yanında olmak için Gazze'ye gitmişti. Ailesine yazdığı, okunması hayli zor ve aynı zamanda dokunaklı mektupları, onun sıradan insaniyetine dair olağanüstü birer belge niteliği taşıyor; özellikle tıpkı onlar gibi yaşadığı; hayatlarını, dertlerini ve küçücük çocuklar üzerindeki korkunç etkilerine varana kadar İsrail işgalinin dehşetini onlarla paylaştığı için onu kendilerinden biri gibi karşılayan bütün Filistinlilerin kendisine gösterdiği sevecenliği ve ilgiyi anlattığı bölümler. Mültecilerin kaderini anlıyor, ve İsrail hükümetinin bu insanların hayatta kalmalarını neredeyse imkânsız hale getirerek bir çeşit soykırıma teşebbüs ettiğini söylüyor. Dayanışması o kadar etkileyici ki, Danny adında askerliği reddetmiş İsrailli bir yedek subaya, kendisine mektup yazıp şunları söyleyecek ilhamı vermiş: "İyi bir şey yapıyorsun. Bunun için sana teşekkür ederim."

Ailesine yazdığı, sonradan The London Guardian gazetesinde yayımlanan bütün mektuplardan, en berbat, acı ve ümitsizlik durumuna saplanmış, ama yaşamlarına eskiden olduğu gibi devam edebilen sıradan insanların, Filistin halkının şaşırtıcı direnişinin ışığı parıldıyor. Son zamanlarda yol haritası ve barışın gelmesi olasılığı hakkında o kadar çok şey duyduk ki, en temel gerçeği gözden kaçırdık: Filistinlilerin, ABD ve İsrail'in birleşmiş gücü tarafından verilen toplu ceza karşısında bile teslim olmayı veya topraklarını terk etmeyi reddettikleri gerçeğini. Bir yol haritasının ve bundan önceki çok sayıda sözde barış planının varoluş sebebi bu fevkalade gerçektir; ABD'nin, İsrail'in ve uluslararası topluluğun, cinayetlerin ve şiddetin sona ermesi için insani nedenlerin var olduğuna ikna olması değil. Eğer bütün kusurlarına ve hatalarına rağmen, Filistin direnişinin gücü hakkındaki bu gerçeği gözden kaçırırsak (kesinlikle faydasından çok zararı olan intihar bombalamalarını kastetmiyorum), her şeyi gözden kaçırırız. Filistinliler, Siyonist proje için daima bir sorun olmuşlardır; ve yıllardır sunulan sözde çözümler, sorunu çözmekten ziyade küçültmeye yaramıştır. Ariel Sharon "işgal" kelimesini kullansın veya kullanmasın, yada birkaç paslı, kullanılmayan kuleyi yerle bir etsin veya etmesin; resmi İsrail politikası daima, Filistin halkının eşitliği gerçeğini kabul etmemek, hatta başından beri bütün haklarının İsrail tarafından utanç verici biçimde çiğnendiğini bile itiraf etmemek olmuştur. Yıllar içinde birkaç cesur İsrailli bu diğer saklı tarihle ilgilenmeye çalıştıysa da; pek çok İsrailli ve göründüğü kadarıyla Amerikalı Yahudilerin çoğunluğu, Filistin gerçeğini inkâr etmek, ondan kaçınmak, ve onu çürütmek için tüm gayretlerini seferber etmiştir. Barış olmamasının nedeni budur.

Ayrıca, yol haritası adalete veya yıllar yılıdır Filistin halkına verilen tarihi cezaya dair hiçbir şey söylememektedir. Rachel Corrie'nin Gazze'deki çalışmasının fark ettirdiği şey, sadece evlerinden mahrum edilmiş mülteciler olarak değil, ulusal bir toplum olarak Filistin halkının yaşayan tarihinin ciddiyeti ve yoğunluğudur. Rachel�in dayanışma içinde olduğu şey buydu. Bu tür dayanışmanın artık şurada ya da buradaki az sayıda korkusuz ruhla sınırlı olmadığını, tüm dünya tarafından tanındığını hatırlamalıyız. Geçtiğimiz altı ay içinde dört kıtada binlerce kişinin önünde konuşma yaptım. Onları bir araya getiren Filistin, ve düşmanlarının yağdırdığı tüm iftiralara bakılmaksızın özgürlük ve aydınlanmanın diğer adı haline gelen Filistin halkının mücadelesiydi.

Ne zaman gerçekler anlatılsa, Filistin davasının haklılığı ve Filistin halkının cesur mücadelesi derhal onaylanmakta, ve en büyük dayanışma ifadeleri kullanılmaktadır. Bu yıl, hem Porto Alegre'deki küreselleşme karşıtı buluşmada hem de Davos ve Amman buluşmalarında -dünya çapında politik yelpazenin iki ayrı kutbunda- Filistin'in başlıca konu olması olağanüstü bir şeydir. ABD�deki vatandaşlarımız medya tarafından cehalet ve yalandan ibaret, müthiş önyargılı bir diyetle beslenir; -intihar saldırılarının korkunç anlatımlarında işgalden hiç bahsedilmez, İsrail'in inşa etmekte olduğu 7,5 metre yüksekliğinde, 1,5 metre kalınlığında ve 350 kilometre uzunluğundaki apartheid duvarı CNN'de ve diğer televizyon kanallarında gösterilmez (veya yol haritasının cansız metninde dahi geçmez). Ayrıca Filistinli sivillerin maruz kaldığı savaş suçları, nedensiz zarar verme ve aşağılanma, sakatlanma, ev yıkımları, zirai tahrip ve ölümler tıpkı gerçekte oldukları gibi günlük, tamamen olağan sıkıntılar olarak gösterilmez hal böyleyken, çoğu Amerikalının Arapları ve Filistinlileri küçük görmesine şaşırmamak gerek. Bununla birlikte, nüfuzlu medya kurumlarına ait başlıca yayın organlarının hepsinin oybirliği etmişçesine -sol liberalden en sağdakine kadar- Arap karşıtı, Müslüman karşıtı ve Filistinli karşıtı olduklarını lütfen anımsayalım. Irak'a karşı yasadışı ve haksız bir savaş başlatılırken medyanın ne kadar ödlek olduğuna, yaptırımlar yoluyla Irak toplumuna verilen muazzam zarara ve tüm dünyada artan savaş karşıtı görüşlere medyada ne kadar az yer ayrıldığına dikkat edin. Helen Thomas dışında tek bir gazeteci bile, savaştan önce Irak'ın ABD için yakın bir askeri tehdit olduğu hakkında uydurulan korkunç yalanlar ve imal edilmiş "gerçekler" için yönetimi suçlamadı. Şimdi de, ABD'nin Irak halkı için tek başına ve sorumsuzca yarattığı korkunç, gerçekten bağışlanamaz durum tartışılırken, Kitle İmha Silahları (WMD) hakkındaki "gerçekleri" alay edercesine uydurup istedikleri gibi değiştiren, artık az çok unutulmuş veya boş verilmiş aynı hükümet propagandacıları, medyanın ağır topları tarafından cezadan kurtarıldılar. Her ne kadar Saddam Hüseyin'i tehlikeli bir tiran olmakla suçlasalar da, -ki öyle- O, tüm Arap ülkeleri içinde, Irak halkına su, elektrik, sağlık ve eğitim gibi altyapı hizmetlerinin en iyisini sağlamıştı. Bunların hiçbiri artık yok.

İsrail'i masum ve silahsız Filistinli sivillere karşı her gün işlediği savaş suçları için eleştirip Yahudi-karşıtı görünmekten veya ABD hükümetini açtığı yasadışı savaş ve berbat bir biçimde yönettiği askeri işgal için eleştirip Amerikan karşıtı olarak anılmaktan duyulan olağanüstü korkuyla birlikte, Arap toplumuna, kültürüne, tarihine ve zihniyetine karşı Bernard Lewis ve Daniel Pipes gibi Neanderthal halkçıların ve Şarkiyatçıların başını çektiği saldırgan medya ve hükümet kampanyası, Arapların gerçekten de azgelişmiş, beceriksiz ve lanetlenmiş insanlar olduklarına; demokrasi ve gelişme konularındaki bütün başarısızlıkları da düşünüldüğünde Arapların aptal, çağın gerisinde kalmış, modernleşmemiş ve fazlasıyla gerici oldukları için bu dünyada yalnız kaldıklarına inanmak üzere birçoğumuzu sindirmiştir. Neyin ne olduğunu görmek ve gerçeği propagandadan ayırmak için, saygınlığı ve eleştirel tarihsel düşünceyi işte burada devreye sokmak gerekmektedir.

Bugün Arap ülkelerinin birçoğunun halktan rağbet görmeyen rejimler tarafından yönetildiğini, ve çok sayıda yoksul ve yeterli imkâna sahip olmayan Arap gencinin köktenci dinin acımasız biçimlerinin etkisinde kaldığını hiç kimse inkâr edemez. Yine de Arap toplumlarının tamamen denetlendiğini, ve düşünce özgürlüğünün, sivil kurumların ve, halk için ve halkın işlevlendirdiği hiçbir toplumsal hareketin olmadığını söylemek, New York Times’ın da mütemadiyen yaptığı gibi, sadece bir yalan olur. Basınla ilgili yasalara rağmen, bugün Amman’da şehre inip İslamcı bir partinin gazetesini alabildiğiniz gibi, komünist bir partinin gazetesini de alabilirsiniz. Mısır ve Lübnan, bu toplumlara izin verilenden çok daha fazla düşünmeyi ve tartışmayı öneren gazete ve dergilerle doludur; uydu kanalları baş döndürücü çeşitlilikte farklı fikirlerle kaynamaktadır; sosyal hizmetler, insan hakları, haber ajansları ve araştırma enstitüleri gibi birçok düzeydeki sivil kuruluş, tüm Arap dünyasında oldukça canlıdır. Makul demokrasi seviyesine ulaşmak için yapılması gereken daha pek çok şey var, ama yola çıkmış durumdayız.

Sadece Filistin’de 1000’in üzerinde Sivil Toplum Örgütü var; ve Amerika ve İsrail’in bunu karalamak, engellemek veya zarar vermek için gösterdiği onca çabaya rağmen, toplumun devamını sağlayan şey de bu canlılık ve bu tür faaliyetlerdir. Olası en kötü şartlar altında bile, Filistin toplumu ne yenilmiş, ne de tamamen parçalanmıştır. Çocuklar hâlâ okula gitmekte, doktorlar ve hemşireler hâlâ hastalarına bakmakta, erkekler ve kadınlar işlerine gitmekte, örgütler toplantılarını yapmakta, ve insanlar yaşamaya devam etmektedirler. Tüm bunlar Filistinlileri ya hapiste ya da topluca sürgünde görmek isteyen Sharon ve diğer ekstremistlere karşı adeta bir saldırıdır. Askeri çözüm işe yaramamıştır ve hiçbir zaman da yaramayacaktır. İsrailliler için bunu görmek neden bu kadar zor? Onların bunu anlamasına yardım etmeliyiz; intihar bombalarıyla değil, ama rasyonel tartışmalarla, kitlesel sivil itaatsizlik eylemleriyle, örgütlü protestolarla, burada ve her yerde.

Vurgulamaya çalıştığım nokta, genelde Arap dünyasını ve özelde Filistin’i Lewis’in “What Went Wrong” adlı yüzeysel ve konuyu hafife alan kitabında ve Paul Wolfowitz’in Arap ve İslam dünyasına demokrasiyi getirmek üzerine verdiği cahilce demeçlerinde olduğundan daha karşılaştırmalı bir yöntemle ve eleştirel bir açıdan görmemiz gerektiğidir. Araplar hakkında söylenen diğer her şey doğrudur, aktif bir dinamik iş başındadır; çünkü içinde vahşi fanatizmin kaynayan kitlesi olarak kolayca karikatürize edilemeyecek, her çeşit akımın ve çapraz akımın olduğu gerçek bir toplumda, gerçek insanlar olarak yaşamaktadırlar. Adalet için sürdürülen Filistin mücadelesi, sonu gelmez eleştiriden, sinir bozucu ve çözüme ket vurup heves kırıcı ve köstekleyici bölücülükten ziyade, insanların bilhassa dayanışmayı ifade ettikleri bir şeydir. Buradaki ve diğer yerlerdeki, Latin Amerika’da, Afrika’da, Avrupa’da, Asya’da ve Avustralya’da gösterilen dayanışmayı hatırlayın, ve aynı zamanda, birçok insanın kendilerini feda etmelerinin bir nedeni olduğunu da anımsayın, zorluklar ve korkunç engellere rağmen. Neden? Çünkü bu haklı bir sebep, soylu bir ideal ve, eşitlik ve insan hakları adına ahlâki bir çabadır.

Şimdi, tarihçiler, antropologlar, sosyologlar ve hümanistler tarafından bilinen bütün kültürlerde mutlaka ki özel bir yeri olan saygınlık hakkında konuşmak istiyorum. Avrupalılar ve Amerikalılardan farklı olarak, Arapların bireysellik duygusuna, bireysel hayat görüşüne, Rönesans, Reform ve Aydınlanma dönemlerinden geçmiş Avrupa ve Amerika kültürlerinin özelliği sayılan sevgi, samimiyet ve anlayış gibi değerlere sahip olmadıklarını kabul etmenin radikal biçimde yanlış, Şarkiyatçı, ve hatta ırkçı bir bakış olduğunu hemen söyleyerek başlamak istiyorum. Diğer birçok kişinin yanı sıra, kapı kapı dolaşarak bu saçmalığı satan, boş ve bayağı Thomas Friedman’dır. 11 Eylül olaylarında Arap ve İslam dünyasının nedense diğerlerinden daha hastalıklı ve daha işlevsiz olduklarına ve terörizmin başka kültürlerdekilerden daha büyük bir bozulmanın habercisi olduğuna dair bir işaret görmüş, en az onun kadar cahil ve kendi kendilerini aldatan Arap entelektüelleri de -burada isimlerini anmaya gerek yok- ne yazık ki bu saçmalıkları hemen benimsemişlerdir.

Bütün bunlar bir yana, 20. yüzyıldaki vahşi ölümlerin birçoğundan Avrupa ve ABD sorumludur, İslam Dünyası bunun ancak çok küçük bir parçasından sorumlu olabilir. Yanlış ve doğru medeniyetler hakkında sahte ve bilimsel olmayan bütün bu saçmalıkların ardında, birçok insanı, dünyanın birbirleriyle ebediyen mücadele eden farklı medeniyetlere ayrılabileceğine inandıran, büyük sahte peygamber Samuel Huntington'ın grotesk gölgesi yer almaktadır. Bilakis, Huntington söylediği her şeyde çok yanılıyor. Hiçbir kültür ya da medeniyet kendi kendine var olmaz; hiçbiri bireysellik ve aydınlanma gibi kendisinin tamamen dışında şeylerden oluşmaz, ve hiçbiri toplumsallık, sevgi, yaşama verilen değer ve diğer temel insani vasıflar olmaksızın var olmaz. Onun yaptığı gibi aksini iddia etmek, Afrikalıların beyinlerinin doğuştan düşük seviyede olduğunu veya Asyalıların gerçekten kölelik için doğduğunu veya Avrupalıların doğuştan üstün bir ırk olduğunu iddia eden insanlarla aynı türden haksız ve arı bir ırkçılıktır. Bu, bugün bilhassa Araplara ve Müslümanlara yöneltilen bir çeşit Hitlervari bilim parodisidir, ve biz bunu tartışmaya dahi teşebbüs etmeme konusunda çok kararlı olmalıyız. Bu katıksız bir saçmalıktır. Öte yandan, Arap ve Müslüman yaşamının, diğer tüm insanlık örnekleri gibi, Arapların ve Müslümanların kendilerine has kültürel üsluplarıyla ifade ettikleri, özgün bir değer ve saygınlık barındırdığına dair çok daha güvenilir ve ciddi kaynaklar vardır. Bu ifadelerin, herkesin takibine uygun, kabul görmüş bir modele benzemesi veya onun bir kopyası olması gerekmez.

İnsan çeşitliliğine dair bütün mesele, nihayetinde bunun, çok farklı bireysellik ve deneyim tarzları arasında köklü bir birlikte varoluş biçimi olmasıdır, hepsinin tek bir üstün biçime indirgenmesi değil: bu, Arap dünyasındaki gelişim ve bilgi eksikliğine üzülen uzmanlar tarafından bize zorla kabul ettirilen sahte bir iddiadır. Tek yapmanız gereken, Fas'tan Basra Körfezi'ne kadar, Araplar tarafından ve Araplar için üretilen edebiyat, sinema, tiyatro, resim, müzik ve popüler kültür ürünlerinin muazzam çeşitliliğine bakmaktır. Muhakkak ki bu, Arapların gelişmiş olup olmadığının bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Sadece herhangi bir gündeki istatistiksel sınai üretim çizelgelerinin uygun gelişim düzeyini mi, yoksa başarısızlığı mı işaret ettiğine bakılmamalıdır.

Yine de, vurgulamak istediğim daha önemli mesele, bugün kültürlerimiz ve toplumlarımız ile şimdi bu toplumları yöneten küçük insan grupları arasında çok büyük bir ayrılık olduğudur. Tarihte nadiren bu kadar çok yetki, bugün Araplara başkanlık eden muhtelif krallar, generaller, sultanlar ve başkanlardan oluşan böylesine küçük bir grupta toplanmıştır. Bir grup olarak en kötü özellikleri, neredeyse istisnasız olarak hiçbirinin halklarını en iyi şekilde temsil etmemesidir. Bu sadece demokrasinin olmamasıyla ilgili bir mesele değildir. Daha ziyade, onları dışarıya kapatıp, hoşgörüsüz, değişimden korkar, ve toplumlarını kendi insanlarına açmaktan ürker hale getirecek, en çok da büyük biraderi, yani ABD'yi kızdırmaktan ödü kopan insanlar olmalarına sebep olacak şekilde kendilerini ve kendi halklarını ciddi anlamda küçük görüyor olmalarıdır. Vatandaşlarını ulusun potansiyel zenginliği olarak görmek yerine, onlara hükümdarın gücüne karşı gelen suçlu komplocular gözüyle bakıyorlar.

Gerçek başarısızlık, Irak halkına karşı yürütülen korkunç savaş sırasında hiçbir Arap liderinin en önemli Arap ülkelerinden birinin yağmalanması ve askeri işgali hakkında bir şeyler söylemek için kendine olan saygısını ve güvenini gösterememesidir. Güzel, Saddam Hüseyin'in dehşet verici rejiminin artık var olmaması mükemmel bir şey; ama ABD'yi Arapların akıl hocası olarak kim tayin etti? Özellikle Amerika'da eğitim sisteminin, sağlık sisteminin ve ekonominin 1929 Buhranı’ndan beri en kötü seviyelere düştüğü bir zamanda, kim ABD'den vatandaşları adına Arap dünyasının yönetimini üstlenmesini ve oraya "demokrasi" denen şeyi götürmesini istedi? Birleşik Devletler'in , bütün Arap ulusuna bu kadar zarar veren ve onları küçük düşüren çirkin yasadışı müdahalesine karşı neden ortak bir Arap sesi yükselmedi? Bu, cesaret, saygınlık ve dayanışma adına gerçekten muazzam bir fiyaskodur.

Bush yönetiminin Tanrı'nın rehberliği hakkındaki tüm konuşmalarına karşı, bir Arap liderinde bile, büyük bir halk olarak bize kendi ışığımız, geleneklerimiz ve dinimizin yol gösterdiğini söyleme cesareti yok mu? Zavallı Irak vatandaşları en korkunç sıkıntılar içinde yaşarken ve bölgedeki diğer halklar, her biri sırada kendi ülkesinin olduğu korkusuyla taşlaşmış beklerken tek kelime bile eden olmadı. Geçen hafta George Bush'un, savaşıyla bir Arap ülkesini boş yere harap eden adamın, büyük Arap ülkelerinin birleşik liderliği tarafından kucaklanması ne büyük talihsizlik. Orada, George Washinghton'a Arap halkına yaptıklarının onları daha önce kimsenin yapmadığı kadar küçük düşürdüğünü ve daha fazla acı verdiğini hatırlatacak cesarete sahip kimse yok muydu? Daima kucaklamalar, tebessümler, öpücükler ve eğilen başlarla karşılanmak zorunda mı? Batı Şeria ve Gazze'deki işgal karşıtı bir hareketi ayakta tutmak için gereken diplomatik, siyasi ve ekonomik destek nerede kaldı? Bunların yerine sadece, Filistinlilere yaptıklarına dikkat etmelerini, şiddetten kaçınmalarını ve -Sharon'un barışa ilgisinin neredeyse sıfır olduğu gayet açık olduğu halde- barış görüşmelerine devam etmelerini va'zeden yabancı bakanları duyuyorsunuz. Dışişleri Bakanlığı�nın izin verdiği, basmakalıp formülleri tekrar eden birtakım yorgun klişeler hariç, ayrım duvarına, suikastlara veya toplu cezalandırmalara karşı birlikte planlanmış bir Arap tepkisi olmadı.

Filistin davasının saygınlığının anlaşılması konusundaki Arap beceriksizliğinin en uç noktası olarak dikkatimi çeken belki de tek şey, Filistin Otoritesininmevcut durumudur. Kendi halkı arasında çok az siyasi destek gören bir emir eri olan Ebu Mazen, bu iş için Arafat, İsrail ve ABD tarafından özellikle seçildi; çünkü bir seçim bölgesi yok, ne bir hatip ne de büyük bir örgütçü, Yaser Arafat'ın sadık bir yardımcısı olması haricinde gerçekte bir şey değil. Ve çünkü korkarım ki onu İsrail'in emirlerini yerine getirecek kişi olarak görüyorlar, Akabe'de öylece durup kendisi için bazı Dışişleri Bakanlığı görevlileri tarafından yazılmış kelimeleri, adeta bir vantriloğun kuklası gibi, nasıl telaffuz edebilir; nasıl, övülmeye değer bir şekilde Yahudilerin çektiği acılar hakkında konuşup, sonra da şaşırtıcı bir şekilde kendi halkının İsrail'in ellerinde çektiği acılar hakkında neredeyse hiçbir şey söylemez? Kendisi için bu kadar onursuz ve sahtekârca bir rolü nasıl kabul edebilir, yüzyıldan uzun süredir hakları için kahramanca dövüşen bir halkın temsilcisi olarak, sırf ABD ve İsrail istediği için, kendi saygınlığını nasıl unutabilir? İsrail, verdiği tüyler ürpertici miktardaki zarar için, sayısız savaş suçu için ve kadın, erkek, çocuk demeden her bir Filistinlinin sadistçe sistematik olarak aşağılanması için hiçbir pişmanlık belirtmeden, basitçe "geçici" bir Filistin devleti kurulacağını söylediği zaman, tam bir idrak güçlüğü yaşadığımı itiraf etmeliyim. Bu kadar uzun süre acı çeken bir halkın liderinin veya temsilcisinin bunlara neden önem vermediğini anlamıyorum. İtibar duygusunu bütünüyle yitirdi mi?

Basit bir birey olmadığını, çok kritik bir dönemde halkının kaderini ellerinde tutan kişi olduğunu unuttu mu? Zoru başarabileceğini gösterip, halkının tecrübesinin ve davasının saygınlığıyla ayakta durarak ve gururla, kapsanmayı beklemeden, belirsizlik yaratmadan ve Filistin liderlerinin tamamen değersiz beyaz bir babadan küçük bir iyilik dilenirken kullandıkları yarı mahcup, yarı özür dileyen ses tonu olmaksızın, halkının saygınlığını göstermek hususundaki bu büyük başarısızlık karşısında şiddetli bir hayal kırıklığına uğramayan birisi var mıdır?

Ama Filistinli yöneticilerin davranış tarzı, Oslo’dan, hatta yersiz ve çocuksu bir meydan okumayla kederli bir yalvarmanın birleşimi olan Haj Amin�den beri bu şekilde olmuştur. Tanrı aşkına, neden daima düşmanlarının onlar için yazdığı konuşma notlarını okumanın kesinlikle gerekli olduğunu düşünürler? Filistin’de, Arap dünyasında ve burada, yani Amerika�da Araplar olarak yaşamlarımızın esas saygınlığı kendimize ait bir mirasa, bir tarihe, bir geleneğe ve hepsinin de ötesinde, gerçek amaçlarımızı anlatmamız için yetip de artacak bir dile sahip bir halk olmamızdır. Bu amaçlar, 1948’den beri her bir Filistinliye zorla tecrübe ettirilen tahliyelerden ve acılardan türemiştir. Sadece bizim için değil, tüm Araplar için geçerli olan şudur ki, Abdül Nasır zamanından beri politik sözcülerimizden birisi bile, kim olduğumuz, ne istediğimiz, ne yaptığımız ve nereye gitmek istediğimiz konusunda özsaygı ve vakarla konuşmamıştır.

Bununla birlikte, durum yavaş yavaş değişiyor, Ebu Mazen'ler ve Ebu Ammarlar’dan (1) oluşan eski rejim sona eriyor ve yerini giderek tüm Arap dünyasında meydana çıkan yeni bir liderler grubuna bırakıyor. En umut verici grup Ulusal Filistin İnisiyatifi’nin (NIP) üyelerinden oluşuyor: onlar, başlıca faaliyetleri bir masaya kağıtlar dizmek, banka hesaplarında hile yapmak veya kendilerine ilgi gösterecek gazeteciler aramak olmayan; günlük İsrail saldırılarına direnirken aynı zamanda toplumun sürekliliğini de sağlayan bir dizi profesyonelden, işçi sınıfından, genç entelektüeller ve aktivistlerden, öğretmenlerden, doktorlardan, avukatlardan ve çalışan insanlardan oluşan taban hareketi aktivistleri. İkinci olarak onlar, demokrasiyi kendisinin istikrarı ve güvenliği olarak düşünen Otorite'nin hayal bile edemeyeceği bir demokrasi çeşidine ve yaygın katılımına gönül vermiş insanlar. Son olarak, onlar işsizlere sosyal hizmetler, sigortası olmayanlara ve yoksul halka sağlık hizmeti ve, sadece eski dünyanın olağanüstü değerini değil, modern dünyanın gerçeklerini öğrenmesi gereken yeni nesil Filistinlilere uygun laik bir eğitim sunuyorlar. Bu tür programlar için NPI, ilerlemenin tek yolu olarak işgali ortadan kaldırmayı ve bunu yapmak için de yakın dostların, modası geçmişlerin ve geçen yüzyılda Filistinli liderleri sıkıntıya sokan etkisizliğin yerine, halkı temsil eden ulusal birleşmiş liderliğin özgürce seçilmesini şart koşuyor.

Kendimize sadece Araplar ve Amerikalılar olarak saygı duyar ve mücadelemizin gerçek saygınlığını ve haklılığını anlarsak, ancak o zaman, Rachel Corrie ve onunla birlikte yaralanan ISM 'den Tom Hurndall ve Brian Avery dahil, dünyanın dört bir yanından bu kadar çok insanın neden bizimle olan dayanışmalarını, neredeyse bize rağmen ifade etmelerinin mümkün olduğunu düşündüklerini anlayabiliriz.

Son bir ironiyle bitirmek istiyorum. Filistin'in ve Arapların gördüğü bütün popüler dayanışma örneklerinin kendimiz için benzer dayanışma ve saygınlık örnekleri olmadan meydana gelmesi ve diğerlerinin bizi bizden daha çok takdir edip, bize bizim kendimize duyduğumuzdan daha fazla saygı duymaları hayret verici değil mi? Kendi durumumuzu anlamamızın ve bir ilk adım olarak, buradaki ve başka yerlerdeki temsilcilerimizin haklı ve saygın bir dava için savaştıklarının ve özür dilemelerini veya utanmalarını gerektirecek hiçbir şey olmadığının farkına varmalarının vakti gelmedi mi? Aksine, halklarının yaptıklarından ve onları temsil etmekten gurur duymalılar.


Al-Ahram, 26 Haziran 2003

Çeviren: Güliz Türkoğlu

(1) Yaser Arafat çevresinde Ebu Ammar olarak anılır.(ç.n)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

16/3/2008 · Kategori: Rachel

Ebrar Pınar Kara/ İşgale Vicdanı İle Direnen Leydi

 

 

“İşgale Beyni ile Direnen Bilge ve İşgale Vicdanı ile Direnen Leydi”



“İşgale Beyni ile Direnen Bilge”

Tekerlekli sandalyede bir bilge…

Mücadelenin beyni.

Dünya üzerinde sağlıklı bir vücudu ve fakat kafatası boşluğunda taşıdığı organı bir türlü çalıştıramayan insanlar ordusunun olduğunu düşünürsek, Şeyh Ahmed Yasin’in tutmayan vücudunun üzerinde taşıdığı paha biçilemez hazinenin yokluğunu daha bir şiddetli hissetmeliyiz.

Ölmeden mezara girmiş gibi hisseden ihtiyarlarımıza baktıkça, Şeyh’in ilerlemiş yaşı ve rahatsızlığına rağmen direniş şuurunu kaybetmeyişine imrenişimiz ne denli artmalı sizce?

“Eline silah alamayacak durumdaki bir insan neye nasıl direnebilir?” diye soruyorsanız, dönüp bir bakın Ahmed Yasin’in hayatına. Bir bakın söz nasıl bir silahtır? Sözlerinizle bir ‘HAMAS’ta siz kurabilir misiniz? Bir direnişi tetikleyebilir misiniz, bir intifada ateşleyebilir misiniz? Çocuklarınıza/mıza, öğrencilerinize/mize, kardeşinize/mize söz geçiremeyen siz ve biz sözlerinizle/mizle bir ordu kurabilir misiniz/miyiz?

Direnişin ayakları olmak kolaydır, başı olmak zor… siz/biz bir baş olabilir miyiz? Bu yolda neyimizi feda edebiliriz? Acziyet tutmayan azalar mıdır, yoksa aciz olan dimağlar mıdır?

“Bir aciz ihtiyardan ne istediler?” dedi bazıları İsrail füzeleri tekerlekli sandalyesini hedef aldığında. Gafletin perdelediği gözlerde “bir aciz ihtiyardı O”. Bilseler Siyonist İsrail için en tehlikeli silahtı O. İşte bu yüzden, tam da bu yüzden bir kurşunla değil, bir füzeyle kast ettiler canına.

Potansiyel bir tehlikeydi soluk alıp verdiği her an Siyonist İsrail devleti için. Bir tek İsrail ve Filistin biliyordu O’nun nasıl tehlikeli bir silah olduğunu.

Ey “Şeyh Ahmed Yasin yolun yolumuz” diyenler!
Dilinizin namlusunu boş bırakmayın,
sözleriniz kurşun olsun zulme,
Sesiniz bölük bölük ordular olarak dönsün size!
Ahmed Yasin’in vasiyetini bir an olsun unutmayın.


“SESİNİZİ DEĞİL SÖZÜNÜZÜ YÜKSELTİN!”

“İşgale Vicdanı ile Direnen Leydi”

Rachel Corrie…

İmtiyazlı beyaz bir ABD vatandaşıydı. Vicdan denilen şey ne menem bir şeydir ki, ülkesinde ve hatta dünya çapında kendisine sağlanan imtiyaz ona ne mutluluk nede huzur sağlıyordu. 23 yaşındaydı henüz, yaşıtları gibi aklı bir karış havada değildi. Ekrandan izlediği görüntülere duyarsız kalamamış, ateş hattındaki Filistin halkına destek vermek üzere soluğu Filistin’de almıştı.

Rachel annesine yazdığı mektuplarda hep, kendisinin sahip olupta Filistin halkının sahip olamadığı imtiyazları kıyaslıyor, belli ki bundan bile utanıyordu. Okuduğum mektuplarda “biliyorum ki buldozerler beni ezmez, çünkü ben bir ABD vatandaşıyım” diyordu. Kendisine sağlanan imtiyazları Filistin halkının yanında olarak, gücü yettiğince onların zarar görmesini engellemek için kullanmaktı amacı. Vicdanı ancak böyle rahatlayacaktı.

Yanıldı Rachel…

Bilmiyordu, Siyonist İsrail beyaz bir ABD vatandaşı olmasından çok safını kimden yana belirlediği ile ilgileniyordu. Müslüman değildi Rachel Filistin halkı gibi veya Arap değildi. İsrail’in müttefiki ABD’nin vatandaşıydı. Kim olduğundan çok nerde durduğu önemliydi İsrail için ve Filistin halkına reva görülen zulümden payına düşeni alacaktı durduğu yerin diyetini ödercesine.

Siyonistler İsrail terör devletinin kurulabilmesi için Almanya’da sakat ve yaşlı Yahudi halkını Hitler’in katletmesine fırsat vermemişmiydi? Amaca ulaşmak için her yol mübah değimliydi Siyonist zihniyetinde?

Savaşın ahlakını yerle bir etti buldozerler, bir Rachel ve binlerce Filistinli’yi katlederek.

Şeyh Ahmed Yasin…
Rachel Corrie…

Biri davanın ve imanın,
Biri vicdanın sesi…
Susmadı…
Hala yankılanıyor…

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

16/3/2008 ·

Mustafa İslamoğlu Rachel İçin Yazdı

 

 

Rachel Corrie: Zamanımızın Muhayrık'ı



16 Mart 2007 - 12:56:39


Seçip ayıran mümeyyiz bir akla sahip olmak her zaman önemlidir. Günümüzde bu, daha bir önem kazanmıştır. Çünkü düşünceleri, kişileri, olayları, iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilmek ancak buna bağlı.

İnsana, eşyaya ve olaylara analitik değil kategorik yaklaşıyoruz. Böyle olunca ya süpürüp atıyoruz, ya da süpürüp alıyoruz. Seçmeye, elemeye, ayıklamaya yanaşmıyoruz. Bu da bizi, ya adaletsizliğe ya da ahmaklığa götürüyor.

Toptancı yaklaşım, genelleme yapmak zorunda. Genellikle genellemeler, bir parça haksızlık içerirler. Çünkü istisnaları dikkate almazlar. Bazen genellemenin kendisi istisnaya dayanabilir ki, bu cinayetin ta kendisi olacaktır.

Vahiy işte bu yüzden, muhatabında mümeyyiz bir akıl inşa etmeyi amaçlar. Çünkü bilinç ancak bu sayede yenilenebilir. Kusurunu fark etme, noksanını bilme, günahına af dileme, yanlıştan vaz geçip doğruya yönelme (tevbe), gerçekte bir "bilinç yenileme"dir. Seçip ayırma yeteneği gelişmemiş olanlar, bu meziyetlere sahip olamazlar. Kusur ve noksanlarını bilemezler.

Vahiy Hz. Ademm'in, Hz. Musa'nın, Hz. Yunus'un, Hz. Davud'un tevbelerini işte bunedenle aktarır. Analitik düşüncenin, özdenetime dönüşmesi demeye gelen "tevbe"nin, herkes için şart olduğunun en güzel delilidir bu örnekler.

Mümeyyiz akla sahip olmayan biri, İsrail buldozeri altında Filistinli çocukları savunacağım diye can veren Rachel Corrie'yi nereye yerleştirsin?

Mesele mühim.

Rachel'ın yaptığı fedakarlık az uz bir şey değil. Faşist devlet İsrail'in hergün işlediği cinayetleri televizyonlarından izlemeye alışmış geniş yığınların yüzünde şaklayan bir tokat bu. Ta Amerikanın Olympia'sından kalkıp gelsin 23 yaşında bir kızcağız, Filistin'in masum insanları için kendini adasın, çırpınsın ve en nihayet canını feda etsin.

Rachel, anne-babasına yazdığı bir mektubunda "ABD vatandaşı olduğum için kendimi suçlu hissediyorum" diyordu. ABD'nin, Faşist devlet İsrail'e verdiği sınırsız desteği kastediyordu.

Belli ki o "Böyüklerimiz bizden eyi düşünür" diyenlerden değildi. Belli ki o devlet terörüne "hikmet-i hükümet" kılıfı geçirenlerden değildi. Belli ki o "zulüm bizdense, ben bizden değilim" diyenlerdendi. Darısı bizim mahallenin başına.

Bana ulaşan mesajlardan, işbu yiğit kızın, zihinlerde bir yere yerleştirilemediği anlaşılıyor.

Garibim, ne yapsın, vicdanı onun bu kahramanca fedakarlığını görmezden gelmesine izin vermiyor. Bu kez sorular hücum ediyor bir biri peşisıra. Elhasıl, onu bir yere yerleştiremiyor.

Sahiden de, acaba bu yiğit kızcağız Hz. Peygamber'in eline geçse nereye yerleştirirdi. Cömert Reis Hatem Tâî hakkında, sırf dillere destan iyilikseverliği ve cömertliği için "Allah onun için özel bir makam ihdas edecek" mealinde bir müjde veren Rasulullah, Rachel Corrie'yi nereye koyardı dersiniz?

Bu sorunun cevabı var. Çünkü bu olayın bir benzeri Saadet Asrında yaşanmış. Olayın kahramanı Yahudilerin eşrafından bilgin bir zat olan Muhayrık. Muhayrık, bir çok ilki gerçekleştiren biri. Bu ilklerin başında "İslam'da malı ilk vakfedilen kişi" ünvanı geliyor.

Kaynaklarımızın verdiği bilgiye göre, bu zat, Uhud savaşının yapılacağı gün Hz. Peygamber'e gelir ve safında savaşmak istediğini söyler. Hz. Peygamber bu isteği kabul eder. Zengin biri olan Muhayrık, orada bulunan herkesi tanık tutarak tüm malını Allah yolunda vakfeder. Bunu gerçekleştirmek için de malları üzerindeki tüm tasarruf yetkisinin Hz. Peygamber'e ait olduğunu ilan eder.

Savaş sona erdiğinde görülür ki, Uhud şehitlerinin cesetleri arasında Muhayrık'ın cesedi de vardır. Hz. Peygamber onun naşını, Uhud şehitliğinin bir kenarına defnettirir.

Onun hakkında söylediği şu sözü kaynaklarımız ittifakla naklederler: "O Yahudilerin en hayırlılarından biriydi."

Hz. Peygamber'in bu sözü, Muhayrık'ın "yaşarkenki durumu" hakkında bir tesbit olsa gerektir. Onun Mekke'de de "Ya Rab! İki Ömerden birini" derken de aynı yaklaşımı sergiliyordu. Çünkü "İnsanlar madenlere benzerler, müslüman olmadan önce hayırlı olan müslüman olduktan sonra da hayırlı olur" diyen de yine kendisiydi.

Fakat, bu mesele burada kapanmaz. Anlaşılan Muhayrık'ın nasıl isimlendirileceği, daha ilk otoritelerin zihninde dahi netleşmemiştir. İlk siyer otoriteleri, durumu adlandırmakta hayli zorlanırlar.

İbn Sa'd, Tabakat'ında Muhayrık'ın ölümünü anlatırken "O hâlâ dini üzereydi" der.

İbn Hişam es-Sîra'sında tam tersi bir yargıda bulunur: "Muhayrık Yahudilerin bilginlerindendi, o müslüman oldu".

Vakıdi de İbn Hişam'la aynı düşüncededir. Der ki: "O Rasule iman etti".

İnsanların isimlendirmedeki hükmü, bakış açılarına ve kavramları nasıl tanımladıklarına göre değişir. Fakat Allah'ın hükmü tektir ve o kime ne muamele yapacağını çok iyi bilir. Çünkü seçip-ayırma işini en adil yapan O'dur (Bkz. 3.113-115)

O'nun adaletine güvenin, gerisini merak etmeyin.


Mustafa İslamoğlu

Yorum (yok) Yorum yaz!

15/3/2008 ·

SAİR ZAMANLAR 'da Rachel Corrie Konuşuyoruz!

 

 

Geceye,

Güneşten Harfler Toparlıyoruz,
Cümleleri yere Düşürmeden,

 Kirletmeden...



 

bu akşam SAİR ZAMANLAR programında;
Said ERCAN & Gökhan ŞİMŞEK
NURDAL DURMUŞ'un konuğu olacaklar...
 
 
SAİR ZAMANLAR
Her Cumartesi
21:00 - 22:30 Arası
http://www.ozelfm.net/ 

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::